11 Ekim 2026 Pazar

Algıdan Alışkanlığa: Sosyal Medya ve Yapay Zekâ Davranışlarımızı Nasıl Şekillendiriyor?

 




Bazen telefonumuzu biz kullanmıyoruz. Telefon, bizim ne yapacağımızı bizden önce belirliyor.

Sabah alarmı kapatırken ekranda bir bildirim görüyorsunuz. Bir bakayım diyorsunuz. On dakika sonra hâlâ yataktasınız ve telefona neden baktığınızı bile unutmuşsunuz.

Bu gerçekten yalnızca bir irade meselesi mi?

Bence değil. Çünkü burada, gün boyunca defalarca tekrarladığımız bir döngü var:

Algılama → İşleme → Düşünce → Eylem → Davranış

Bir şeyi fark ediyoruz. Ona bir anlam yüklüyoruz. Düşünüyor, karar veriyor ve harekete geçiyoruz. Bu tekrarlandıkça davranışımız zamanla alışkanlığa dönüşebiliyor.

Sosyal medya ve yapay zekâ ise bu döngünün neredeyse her aşamasına dokunuyor.

1. Algılama: Dikkatimiz nasıl çekiliyor?

Kırmızı bildirim noktası, kendiliğinden başlayan video, titreyen telefon…

Bazen bakmaya karar vermiyoruz bile. Dikkatimiz çoktan oraya yönelmiş oluyor.

Örneğin bir toplantıdasınız. Masadaki telefonun ekranı yanıyor. Telefona dokunmuyorsunuz ama anlatılanların bir kısmını kaçırıyorsunuz.

2. İşleme: Bilgi gelmeden duygu devreye girebiliyor.

“Bunu yapanlar işini kaybedecek!”

Başlığı görür görmez içiniz sıkılıyor. Henüz haberin içeriğini okumadınız, doğruluğunu araştırmadınız. Ama duygusal tepkiniz çoktan başladı.

Çünkü bir içerik yalnızca bilgi taşımaz; korku, merak, öfke veya heyecan da uyandırabilir.

3. Düşünce: Bence asıl mesele burada.

Gördüğümüz şey doğru mu? Kaynağı güvenilir mi? Biraz durup sorgulamamız gerekiyor.

Ancak içerik akışı durmuyor. Bir sonraki video, bir sonraki başlık, bir sonraki iddia…

Aile grubuna düşen “inanılmaz” bir fotoğrafı düşünün. Görsel yapay zekâyla üretilmiş olabilir. Fakat biz kaynağını araştırana kadar onlarca kişi çoktan paylaşmış olabilir.

4. Eylem: Karar ile hareket arasındaki mesafe kısalıyor.

Bir beğeni, bir yorum, bir paylaşım…

Birkaç saniyede tamamlanan bu eylemlerin sonuçlarını bazen hiç düşünmüyoruz.

Haberi okumadan paylaşmak, bir iddiayı doğrulamadan yaymak ya da yalnızca başlığa bakarak karar vermek bu kadar kolaylaşabiliyor.

5. Davranış: Tekrar, alışkanlığı besliyor.

Asansörde, kasa kuyruğunda, kırmızı ışıkta…

Elimiz kendiliğinden telefona gidiyor.

Bazen aradığımız bir şey buluyoruz, bazen bulamıyoruz. Her seferinde aynı sonucu almamak, yeniden kontrol etme isteğimizi canlı tutabiliyor.

Bir süre sonra telefonu neden açtığımızı bile hatırlamadığımız anlar yaşıyoruz.

Peki, yapay zekâ bu tabloyu nasıl değiştiriyor?

Bence iki önemli etkisi var.

Birincisi, içerik üretiminin hızını ve miktarını artırıyor. İkna edici bir metin, gerçekçi bir görsel veya bir ses taklidi saniyeler içinde hazırlanabiliyor.

İkincisi, karşımıza çıkan içeriği daha inandırıcı hâle getirebiliyor. Akıcı, düzenli ve kendinden emin bir anlatım, bir bilginin doğru olduğu izlenimini yaratabiliyor. Oysa iyi anlatılmış bir cevap, mutlaka doğru bir cevap değildir.

Bir de işin başka bir boyutu var.

Biz içerikleri tüketirken algoritmalar da bizi tanıyor. Neye baktığımızı, nerede durduğumuzu, hangi içeriğe tepki verdiğimizi ölçüyor ve sonraki içerikleri buna göre şekillendirebiliyor.

Yani yalnızca bizim davranışlarımız değişmiyor. Davranışlarımız, karşımıza çıkacak yeni içeriklerin de belirlenmesine katkıda bulunuyor.

Peki, ne yapabiliriz?

Bütün bu döngüyü kontrol etmeye çalışmak yerine, küçük ama etkili bir alışkanlık geliştirebiliriz: Düşünmeye biraz daha fazla zaman ayırmak.

• Bir içeriği paylaşmadan önce gerçekten okuyalım.

• Bir başlık bizde güçlü bir korku veya öfke uyandırıyorsa hemen tepki vermeyelim. Bir dakika duralım.

• Bir görsel veya alıntı fazlasıyla çarpıcı görünüyorsa kaynağını araştıralım.

• Yapay zekânın verdiği cevabı son kararımız değil, üzerinde çalışacağımız bir taslak olarak görelim.

• Her bildirimin dikkatimizi bölmesine izin vermeyelim. Gerçekten ihtiyacımız olmayan bildirimleri kapatalım.

Teknolojiyi hayatımızdan çıkarmamız gerekmiyor. Önemli olan, teknolojinin sunduğu kolaylıklarla kendi düşünme sorumluluğumuz arasındaki dengeyi korumak.

Benim üzerinde durduğum nokta şu:

Algılamak otomatik olabilir. Ama algıladığımız her şeye inanmak, her gördüğümüze tepki vermek ve her düşündüğümüzü eyleme dönüştürmek zorunda değiliz.

Bazen bütün farkı yaratan şey, tepki vermeden önce kendimize sorduğumuz tek bir sorudur:

“Bir dakika… Bu gerçekten doğru mu?”

Sizce dijital dünyada en çok hangi aşamada kontrolü kaybediyoruz: Algılamada mı, düşüncede mi, yoksa eyleme geçerken mi?

#YapayZekâ #DijitalOkuryazarlık #SosyalMedya

22 Eylül 2026 Salı

1 Milyon Nokta’ya doğru…/MINDOT

 

1 Milyon Nokta’ya doğru…

Bazen bir fikir bir cümledir.

Bazen bir soru.

Bazen yıllardır aklınızda dolaşan tek bir düşünce.

Bazen de söylemek isteyip bir türlü kelimelere dökemediğiniz bir şey…

Ben bu düşüncelerin kaybolmaması gerektiğine inandım.

Ve böylece MINDOT ortaya çıktı.

MINDOT adı, “mind” ve “dot” kelimelerinin birleşiminden doğdu.

Mind; zihin, düşünce.
Dot; nokta.

Yani en basit haliyle:

Bir düşünce. Bir nokta.

Ama benim için bir nokta hiçbir zaman sadece bir nokta değildi.

Her noktanın arkasında bir düşünce, her düşüncenin arkasında bir insan, her insanın da anlatmaya değer bir hikâyesi vardı.

Bu yüzden MINDOT’un mottosu ortaya çıktı:

MINDOT; bir düşünce, bir nokta, sonsuz hikâye.


Amacımız büyük bir sosyal medya platformu oluşturmak değil.

Daha sakin, daha anlamlı ve daha insani bir dijital alan oluşturmak.

İnsanların sadece içerik tükettiği değil, düşündüğü, yazdığı ve kendi noktasını bıraktığı bir alan…

Bu nedenle MINDOT duvarında özellikle şunu görmek istiyoruz:

LinkedIn’de paylaşacağınız türden düşünceler.

Bir mesleki deneyim…

Bir hayat dersi…

Bir gözlem…

Bir soru…

Bir fikir…

Bir keşif…

Bir anı…

Ya da insanların okuyup birkaç saniye duracağı tek bir cümle.


Peki ne yazabilirsiniz?

Aklınızdan geçen ve paylaşmaya değer olduğunu düşündüğünüz hemen her şeyi.

Türkçe yazabilirsiniz.

Ama sadece Türkçe yazmak zorunda değilsiniz.

Dünyanın farklı yerlerinden MINDOT’u keşfeden insanlar için de duvarımız açık.

İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca veya kendi dilinizde yazabilirsiniz.

Çünkü bir düşüncenin değerini belirleyen şey, hangi dilde yazıldığı değil, insanda ne bıraktığıdır.

Belki sizin yazdığınız bir cümleyi dünyanın başka bir yerindeki biri okuyacak.

Belki sizin düşünceniz, hiç tanımadığınız birinin kendi hikâyesine dokunacak.

Bir dil farklı olabilir.
Ama bir düşünce insana her yerde ulaşabilir.


Gönderilen her düşünce, yayımlanmadan önce bir kişi tarafından inceleniyor.

Yani amacımız duvarı mümkün olduğunca hızlı doldurmak değil.

Sadece daha fazla içerik değil, daha anlamlı içerik görmek istiyoruz.

Çünkü MINDOT’ta her noktanın bir anlamı olsun istiyoruz.


Şimdi küçük bir hedefimiz var:

1.000.000 NOKTA

1 milyon düşünce.

1 milyon cümle.

1 milyon farklı bakış açısı.

Belki sizin bir cümleniz de o milyon noktanın içinde olacak.

Belki Türkçe…

Belki İngilizce…

Belki Almanca…

Belki dünyanın herhangi bir dilinde.

Ama sonunda hepsi aynı duvarda buluşacak.

MINDOT duvarında.

👉 MINDOT’u keşfedin:
https://mind-ot.com

MINDOT duvarında yerinizi bırakın.

1 Milyon Nokta’ya birlikte ulaşalım.

Çünkü bazen dünyayı değiştiren büyük fikirler değildir.

Bazen sadece birinin aklına bıraktığınız küçük bir noktadır.

#MINDOT #1MilyonNokta #BirDüşünceBirNoktaSonsuzHikaye #Düşünce #Fikir #İlham #Ideas #Thoughts

5 Eylül 2026 Cumartesi

Plasebo & Nosebo


 

Plasebo & Nosebo

Bir kitabı dinlersiniz ve bittiğinde sadece yeni bilgiler edinmiş olmazsınız.

Bazen kitap, sizi dönüp kendinize bakmaya zorlar.

BPM Yayınları’ndan çıkan “Plasebo” isimli sesli kitabı dinlemeyi bitirdiğimde bende oluşan duygu tam olarak buydu.

Plasebo kavramını hepimiz az çok biliyoruz. Etkin bir madde içermeyen bir uygulamanın, kişinin ona inanması ve olumlu beklenti içinde olmasıyla gerçek sonuçlar doğurabilmesi…

Ama kitabın bana yeniden düşündürdüğü asıl mesele bunun karşı tarafı oldu:

Nosebo.

Olumsuz beklentinin, korkunun ve zihinsel kabullerin de bedenimiz ve davranışlarımız üzerinde etkili olabilmesi.

Kitabı dinlerken bir noktada kendi hayatımda uzun zamandır yaptığım bazı şeyleri sorgulamaya başladım.

Zihnime ne söylüyorum?

Kullandığım kelimeleri neden böyle seçiyorum?

Neden bazı cümleleri özellikle olumlu kurmaya çalışıyorum?

Ve fark ettim ki, belki de yıllardır sezgisel olarak yaptığım şeyin altında çok daha derin bir mekanizma var.

Kendimi uzun zamandır şu cümleyle motive ediyorum:

“Gül bahçesine bakarsan gül, çöplüğe bakarsan çöplük görürsün.”

Çöplük yok demiyorum.

Sadece nereye bakacağıma mümkün olduğunca kendim karar vermeye çalışıyorum.

Olumsuzu hayatın dışına çıkarmanın mümkün olmadığını biliyorum. Ama onu zihnimde ne kadar büyüteceğime dair bir seçim hakkım olduğuna inanıyorum.

Bu yüzden kullandığım dile bile dikkat ediyorum.

“Bu kötü.” demek yerine,
“Bu iyi değil.” diyorum.

“Allah gülen yüzünü hiç soldurmasın.” yerine,
“Allah hep güldürsün.” demeyi tercih ediyorum.

İlk bakışta sadece bir kelime oyunu gibi görünebilir.

Ama belki de değil.

Çünkü kelimeler sadece başkalarıyla kurduğumuz iletişimin değil, kendimizle kurduğumuz iletişimin de parçası.

Zihnimizi hangi kodlarla doldurursak düşüncelerimiz, düşüncelerimiz şekillendikçe de davranışlarımız bundan etkileniyor.

Plasebo ve nosebo kavramları bana bunu çok daha farklı bir pencereden gösterdi:

Zihnimizde büyüttüğümüz şeyin, hayatımızdaki karşılığı sandığımızdan daha büyük olabilir.

Bu nedenle artık kendime daha sık şu soruyu soruyorum:

Ben zihnime bugün ne kodluyorum?

Korku mu?

Eksiklik mi?

Olumsuzluk mu?

Yoksa umut, çözüm, imkân ve iyilik mi?

BPM Yayınları’nın “Plasebo” adlı sesli kitabı yer yer akademik dile yaklaşsa da oldukça akıcı ve düşündürücü. Benim için bir anlamda başvuru kitabına dönüşebilecek nitelikte.

Kitabı dinledikten sonra bende kalan en güçlü düşünce ise belki şu:

Ne düşünüyorsan, “O”sun.

Öyleyse zihnimize ne koyduğumuza biraz daha dikkat edelim.

Çünkü bazen değiştirmemiz gereken ilk şey hayatımız değil,

hayata baktığımız penceredir.

28 Ağustos 2026 Cuma

ATALET

 




Son günlerde Mümin Sekman’ın “Atalet” isimli sesli kitabını dinlemeye başladım.

Atalet…

Tembellik, eylemsizlik, konfor alanından çıkamamak, harekete geçememek gibi anlamları içinde barındıran bir kavram.

Kitabı dinlerken ister istemez kendime şu soruyu sordum:

“Benim hayatımdaki atalet nerede?”

Kilo vermek için bir türlü o iradeyi ve düzeni hayata geçirememek dışında, aslında hayatımda ataleti besleyen çok fazla alan olmadığını fark ettim.

Henüz kitabın ilk 20 dakikasındayım. Ancak anlatılanlar şimdiden beni düşünmeye sevk etti.

Yoğun iş hayatı nedeniyle zihnindeki projeleri bir türlü hayata geçiremeyen, zamanla öğrenmekten çok öğretmeye başladığı için kendi gelişiminde durakladığını ve hatta gerilemeye başladığını fark eden bir insanın çıkış arayışı anlatılıyor.

Ve bu çıkışın bir yerinde şu var:

İnzivaya çekilmek.
Kendinle baş başa kalmak.
Yeniden düşünmek.
Yeniden öğrenmek.
Yeniden canlanmak.

Hayat, yıllar boyunca bize bunu özellikle turizm sektöründe fazlasıyla yaşattı.

Dur durak bilmeyen mesailer…

Turizmin o meşhur 7/24 yaşam biçimi…

Sezonlar, misafirler, operasyonlar, telefonlar, krizler…

Bir süre sonra insan fark etmeden hayatın akışına tamamen kapılıyor.

Kendi gelişimine zaman ayıramadığı gibi, sahip olduğu bazı yeteneklerin ve merakların da zamanla körelmeye başladığını fark ediyor.

Turizm sektörü 2026 yılında, sanki ağız birliği edilmişçesine, birçok açıdan oldukça olumsuz bir dönem geçiriyor.

Bu durum, benim 35 yıllık aralıksız çalışma hayatıma da zorunlu bir ara verilmesine neden oldu.

Yaklaşık 9 aydır aktif olarak çalışmıyorum.

Başlangıçta bu zamanı biraz dinlenmeye ve hobilerime ayırmaya karar vermiştim.

Ama geriye dönüp baktığımda, aslında farkında olmadan bu dönemi bir çeşit kişisel yenilenme ve gelişim sürecine dönüştürdüğümü görüyorum.

Rahmetli eşimin ardından oluşan büyük boşluğu doldurabilmek için, 30–35 yıl önce yazdığım şarkı sözlerini ve besteleri yeniden hayata geçirmeye başladım.

Yapay zekânın da desteğiyle…

Kendime küçük bir terapi alanı oluşturdum.

Eski şarkılarımı yeniden canlandırdım.

Yeni sözler yazdım.

Yeni besteler yaptım.

Sonra yıllardır yakından takip ettiğim dijital dünyanın sunduğu imkânlara daha fazla yöneldim.

İş hayatım boyunca hep hayalini kurduğum, bana yardımcı olmasını istediğim bazı programları bu kez yapay zekâ desteğiyle kendim geliştirmeye başladım.

Daha doğrusu…

Kodlamayı bilmeden, yapay zekâya anlatarak ve yazdırarak hayata geçirmeye başladım.

Şu anda aktif olarak üç farklı proje üzerinde çalışıyorum ve yakında bunların duyurularını da yapacağım.

Dinlenmek amacıyla bestelediğim şarkılar ise beni başka bir yolculuğa çıkardı.

Google Flow ile video klipler oluşturmaya başladım.

Ve bugün bunların tamamını YouTube kanalımda yayınlamaya devam ediyorum.

Bu sabah “Atalet”i dinlemeye başlayınca şunu fark ettim:

Belki de hayatın bana zorunlu olarak verdiği bu boşluk, benim yıllardır kendime veremediğim zamanı bana geri vermişti.

Ve ben farkında olmadan bu zamanı kişisel gelişimim için kullanmaya başlamıştım.

Her zaman söylediğim bir şey var:

Niyet etmek, her zaman sonuca götürmez.

Bir şeyi istemek…

Planlamak…

Hayalini kurmak…

“Bir gün yapacağım” demek…

Bunların hiçbiri tek başına hayatı değiştirmez.

İnsan harekete geçmediği sürece, zihninde taşıdığı en güzel fikirler bile sadece bir düşünce olarak kalır.

Belki de atalet tam olarak budur.

İnsan bazen niyet ederek kendini harekete geçtiğine inandırır.

Oysa eyleme geçmediği sürece, aslında sadece kendini oyalıyordur.

Ve zaman geçer…

Fikirler bekler…

Hayaller ertelenir…

Belki de en önemli şey mükemmel zamanı beklemek değil.

Belki de sadece başlamaktır.

Benim için son 9 ayın en önemli farkındalığı bu oldu:

Hayat bazen sizi durdurur.

Ama durmak, her zaman gerilemek anlamına gelmez.

Bazen durmak…

Kendini yeniden duymaktır.

Bazen yalnız kalmak…

Kendini yeniden tanımaktır.

Ve bazen zorunlu bir ara…

Hayatınızın uzun zamandır ihtiyacınız olan yeni başlangıcı olabilir.

Bu arada kitabı dinlemeye devam ediyorum. Henüz başındayım ve bitirdiğimde düşüncelerimin nereye evrileceğini ben de merak ediyorum.

Ben sesli kitap dinlemeyi seviyorum. Ancak kitabın sayfalarına dokunmayı, kâğıt kokusunu içime çekerek okumayı sevenler için de “Atalet” kitapçılarda bulunabilir.

Bu arada, bu bir reklam çalışması değildir. 🙂

Sadece henüz ilk dakikalarında bile beni kendimle ilgili bu kadar düşünmeye sevk eden bir kitabı paylaşmak istedim.

Belki siz de şu sıralar durduğunuzu düşünüyorsunuzdur.

Belki de gerçekten durmuyorsunuzdur.

Belki sadece…

Hayatınızın bir sonraki hareketi için yeniden güç topluyorsunuzdur.

14 Ağustos 2026 Cuma

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

 



Sıcak değil de, nem çok nem...

Antalya’da yaşayanların yaz aylarında birbirine en sık söylediği cümlelerden biridir:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Antalya’ya dışarıdan gelen biri için ise durum biraz farklıdır.

Yılda bir hafta, bilemedin on günlüğüne gelir. Denizine girer, güneşlenir, tekne turuna çıkar, Kaleiçi’ni gezer, Düden Şelalesi’ne gider, belki Perge’yi, Aspendos’u, Termessos’u görür. Biraz daha zamanı varsa Phaselis’e, Olympos’a, Köprülü Kanyon’a, Saklıkent’e kadar uzanır.

Sonra da memleketine dönerken:

“Antalya gerçekten harika bir yer.”

der.

Haklıdır.

Çünkü Antalya gerçekten harika bir yerdir.

Ama işin ilginç tarafı, Antalya’da yaşayanların önemli bir bölümü bu güzelliklerin büyük kısmını turistlerden daha az görmüştür.

Çünkü biz burada yaşıyoruz.

Ve insanın yaşadığı yere karşı garip bir alışkanlığı oluyor.

Turist sabah erkenden otelden çıkıp “Bugün nereyi keşfetsek?” diye düşünürken, Antalyalı saat 10.30’da klimayı biraz daha düşürüp:

“Bugün evde takılalım, dışarısı çok nemli.”

diyebiliyor.

Özellikle temmuz ve ağustos aylarında 11.00 ile 17.00 arasında Antalya sokaklarında yerli halkın azalmasının bir sebebi de bu.

Klimalar çalışıyor.

Perdeler kapalı.

Soğuk içecekler hazır.

Ve dışarı çıkmak için gerekli olan o küçük motivasyon parçası, genellikle “yarına” erteleniyor.

Haksız mıyız?

Hayır.

Antalya sıcağı gerçekten sıcaktır.

Nem gerçekten nemdir.

Ve öğlen güneşinin altında yürümek herkes için bir keyif değildir.

Ama burada başka bir şey daha var.

İnsan, yapmak istemediği şey için gerekçe bulmakta inanılmaz başarılıdır.

“Çok sıcak.”

“Çok uzak.”

“Trafik var.”

“Hafta sonu çok kalabalık.”

“Bugün yorgunum.”

“Bir ara gideriz.”

“Daha önce görmedim ama zaten çok değişen bir şey yoktur.”

Ve o “bir ara” çoğu zaman hiç gelmez.

Oysa Antalya’da yaşayan birinin birkaç saatlik mesafede keşfedebileceği o kadar çok yer var ki…

Sabah çıkıp akşam dönebileceğiniz antik kentler, kanyonlar, şelaleler, koylar, yaylalar, yürüyüş rotaları, mağaralar, tarihi yapılar…

Üstelik bunların birçoğu her gün önümüzden geçiyor.

Ama tam da burada turizmin ilginç bir paradoksuyla karşılaşıyoruz.

Turist, sahip olmadığı zamanı değerlendirmeye çalışıyor.

Antalya’da yaşayan ise sahip olduğunu düşündüğü zamanı erteliyor.

Turist için “Bugün” önemlidir.

Çünkü yarın uçağı vardır.

Bizim için ise “Nasıl olsa buradayım” düşüncesi vardır.

Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor.

Bir şeyi sürekli yapabilecek durumda olmak, onu gerçekten yapacağımız anlamına gelmiyor.

Bu sadece Antalya için geçerli değil.

Hayatın tamamında böyle.

Bir kursa yazılmak isteriz.

“Zamanım yok.”

Spor yapmak isteriz.

“Bu hafta çok yoğunum.”

Yeni bir dil öğrenmek isteriz.

“Önce işler biraz sakinlesin.”

Bir iş kurmak isteriz.

“Şartlar biraz daha uygun olsun.”

Bir yere gitmek isteriz.

“Bir ara mutlaka gideriz.”

Bir insanı aramak isteriz.

“Yarın ararım.”

Ve bazen yıllar geçer.

Sonra dönüp baktığımızda aslında önümüzde aşılması gereken büyük bir duvar olmadığını fark ederiz.

Sadece küçük bahaneler vardır.

Çünkü bir işi gerçekten yapmak isteyen insan, çoğu zaman bir yol buluyor.

İstemeyen ise bir sebep.

Hatta bazen sebep bulmak için fazla çaba harcamamıza bile gerek kalmıyor.

Antalya’da bunun en güzel örneğini turistlerde görebiliriz.

Adam hayatında ilk kez Antalya’ya geliyor.

50 derece hissedilen sıcaklıkta otelden çıkıyor.

Çantasını alıyor.

Otobüse biniyor.

Kanyona gidiyor.

Antik kent geziyor.

Tekneye biniyor.

Şelaleye gidiyor.

Akşam yorgun argın otele dönüyor.

Ertesi gün yine aynı şey.

Çünkü onun zihninde Antalya’da geçireceği 7 gün var.

Bizim zihnimizde ise Antalya’da geçireceğimiz yıllar var.

Aradaki fark sıcaklık değil.

Zaman algısı.

Belki de hayatımızdaki birçok konuda aynı yanılgıyı yaşıyoruz.

“Daha sonra yaparım” dediğimiz her şey için aslında kendimize sınırsız bir gelecek garantisi veriyoruz.

Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri şu:

Vaktimiz var sanıyoruz.

Belki de bu yüzden bazen Antalya’nın güzelliklerini turistlere bırakıyoruz.

Onlar keşfetmeye geliyor.

Biz ise yaşamaya.

Ama yaşamakla keşfetmek aynı şey değil.

Bu yaz Antalya’da bir gün klimayı biraz daha geç açmayı deneyin.

Sabah erkenden çıkın.

Nereye gittiğiniz çok önemli değil.

Bir antik kent olabilir.

Bir şelale.

Bir koy.

Bir yayla.

Daha önce hiç gitmediğiniz bir mahalle bile olabilir.

Çünkü mesele aslında Antalya’yı gezmek değil.

Mesele, “yapmak istiyorum” dediğimiz şeylerin önüne koyduğumuz engellerin gerçekten engel mi, yoksa tercih mi olduğunu fark etmek.

Ve belki de şu cümleyi hayatımızın başka alanlarında da kullanmak gerekiyor:

Bir işi yapmak isteyene yol çok.

Yapmak istemeyene ise bahane çok.

Antalya’da buna bir de üçüncü cümleyi ekleyebiliriz:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Ama bazen mesele gerçekten nem değildir.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Gece olunca



Gündüzün o telaşlı ritminde, ev bomboştur aslında. Bütün anılar sanki ceketlerini alıp dışarı çıkmış, şehrin kalabalığına karışmış gibi tek bir ses bile çıkarmazlar. İnsan kendini yalnız sanır o koşturmacada; zihin temiz, odalar ferahtır.

Ama ne zaman ki güneş çekilir, ne zaman ki el ayak çekilir sokaklardan, o tahliye edilen ne varsa eve dönmeye başlar. Birer birer vururlar kapıya. Öyle anahtarları da yoktur, doğrudan kalbin eşiğinden sızarlar içeri.

Bu gece ev her zamankinden daha kalabalık. Gelen o kadar çok anı var ki, artık zihnimin odalarında onları yatıracak yer kalmadı. İşin tuhafı, gündüz dışarıda kendine bir iş, tutunacak bir dal bulamamış ne kadar sıkıntılı, ne kadar yorucu hatıra varsa hepsi bu gece bende yatıya kalmak istiyor.

Neşeli olanlar, o hafif ve gülümseyen anılar çoktan erkenden uyudular; onların uykusu hafiftir, yormazlar insanı. Ama hüzünlü olanlar... Onlar uyku nedir bilmiyor. Salonun ortasında, koridorda, tavanda sürekli dönen bir film şeridi gibiler. Nereye baksam birinin gölgesi, nereye dönsem bir diğerinin fısıltısı var. "Kafada bitiyor her şey" diyor insan kendine, biliyorum. Ama bitmiyor işte. Tam sakinleştiğimi sandığım bir anda telefonda eski bir resim, sosyal medyada rastgele bir video düşüyor önüme. Ve o an, evde başıboş dolanan bütün o uykusuz anılar birdenbire çevreme toplanıyor. Hepsi aynı anda konuşmaya başlıyor.

Gece, gündüzün maskesini düşürüyor ve insanı kendi kalabalığıyla baş başa bırakıyor.

Bu makaleden bir şarkı ve bir de video klip yapatım yapay zeka desteği ile. İlgi duyuyorsanız bir tık uzağınızda;


https://youtu.be/_huavYSid-8 

https://music.youtube.com/playlist?list=OLAK5uy_mN4a13urVNtQtSbWE7PgwW1gDjUSIWGc0&si=CoVRJ-8vHQxdmExM

   




23 Mayıs 2026 Cumartesi

Yapay Zeka ile Üretildi Diye Değersiz mi?

 

Yapay Zeka ile Üretildi Diye Değersiz mi?

Son zamanlarda bir çalışma paylaştığımda çoğu zaman içeriğin kalitesinden önce şu yorum geliyor:

“Bu zaten yapay zekayla yapılmış.”

İlginç olan şu:
İnsanlar artık ortaya çıkan işe değil, o işin hangi araçla üretildiğine odaklanıyor.

Oysa yıllardır hiçbir yaratım süreci tamamen “çıplak insan emeği” ile ilerlemiyor.

Bir müzik kaydı düşünelim…
Stüdyoda alınan ham ses doğrudan yayınlanmıyor.
EQ uygulanıyor.
Mix yapılıyor.
Mastering sürecinden geçiyor.
Efektler ekleniyor.
Ton düzeltiliyor.
Yani ortaya çıkan şey zaten teknolojiyle şekillenmiş bir üretim.

Video tarafında da durum farklı değil.
Kamera görüntüsü ham haliyle kullanılmıyor.
Kurgu programları,
renk düzenleme araçları,
efekt motorları,
ses işleme yazılımları…
Hepsi üretimin bir parçası.

Kimse bunlara “sahte sanat” demiyor.

Çünkü insanlar zamanla kullanılan araca değil, çıkan sonuca bakmayı öğrendi.

Bugün yapay zekaya verilen tepki bana biraz bunu hatırlatıyor.

Aslında yapay zeka çoğu zaman üretimi ortadan kaldırmıyor.
Sadece üretim süresini kısaltıyor.
Bazı teknik bariyerleri düşürüyor.
Bir fikrin daha hızlı hayata geçmesini sağlıyor.

Ama hâlâ fikir önemli.
Hâlâ bakış açısı önemli.
Hâlâ duygu önemli.

Aynı promptu bin kişi yazabilir.
Ama herkes aynı hikâyeyi anlatamaz.

Çünkü mesele sadece aracı kullanmak değil;
ne anlatmak istediğini bilmek.

Bence gelecekte insanlar şu soruyu sormayı bırakacak:
“Bunu yapay zeka mı yaptı?”

Onun yerine şunu soracak:
“Bende bir şey hissettirdi mi?”

Ve sanatın gerçek ölçüsü de zaten hep buydu.

Algıdan Alışkanlığa: Sosyal Medya ve Yapay Zekâ Davranışlarımızı Nasıl Şekillendiriyor?

  Bazen telefonumuzu biz kullanmıyoruz. Telefon, bizim ne yapacağımızı bizden önce belirliyor. Sabah alarmı kapatırken ekranda bir bildirim ...