Gündüzün o telaşlı ritminde, ev bomboştur aslında. Bütün anılar sanki ceketlerini alıp dışarı çıkmış, şehrin kalabalığına karışmış gibi tek bir ses bile çıkarmazlar. İnsan kendini yalnız sanır o koşturmacada; zihin temiz, odalar ferahtır.
Ama ne zaman ki güneş çekilir, ne zaman ki el ayak çekilir sokaklardan, o tahliye edilen ne varsa eve dönmeye başlar. Birer birer vururlar kapıya. Öyle anahtarları da yoktur, doğrudan kalbin eşiğinden sızarlar içeri.
Bu gece ev her zamankinden daha kalabalık. Gelen o kadar çok anı var ki, artık zihnimin odalarında onları yatıracak yer kalmadı. İşin tuhafı, gündüz dışarıda kendine bir iş, tutunacak bir dal bulamamış ne kadar sıkıntılı, ne kadar yorucu hatıra varsa hepsi bu gece bende yatıya kalmak istiyor.
Neşeli olanlar, o hafif ve gülümseyen anılar çoktan erkenden uyudular; onların uykusu hafiftir, yormazlar insanı. Ama hüzünlü olanlar... Onlar uyku nedir bilmiyor. Salonun ortasında, koridorda, tavanda sürekli dönen bir film şeridi gibiler. Nereye baksam birinin gölgesi, nereye dönsem bir diğerinin fısıltısı var. "Kafada bitiyor her şey" diyor insan kendine, biliyorum. Ama bitmiyor işte. Tam sakinleştiğimi sandığım bir anda telefonda eski bir resim, sosyal medyada rastgele bir video düşüyor önüme. Ve o an, evde başıboş dolanan bütün o uykusuz anılar birdenbire çevreme toplanıyor. Hepsi aynı anda konuşmaya başlıyor.
Gece, gündüzün maskesini düşürüyor ve insanı kendi kalabalığıyla baş başa bırakıyor.
