28 Ağustos 2026 Cuma

ATALET

 




Son günlerde Mümin Sekman’ın “Atalet” isimli sesli kitabını dinlemeye başladım.

Atalet…

Tembellik, eylemsizlik, konfor alanından çıkamamak, harekete geçememek gibi anlamları içinde barındıran bir kavram.

Kitabı dinlerken ister istemez kendime şu soruyu sordum:

“Benim hayatımdaki atalet nerede?”

Kilo vermek için bir türlü o iradeyi ve düzeni hayata geçirememek dışında, aslında hayatımda ataleti besleyen çok fazla alan olmadığını fark ettim.

Henüz kitabın ilk 20 dakikasındayım. Ancak anlatılanlar şimdiden beni düşünmeye sevk etti.

Yoğun iş hayatı nedeniyle zihnindeki projeleri bir türlü hayata geçiremeyen, zamanla öğrenmekten çok öğretmeye başladığı için kendi gelişiminde durakladığını ve hatta gerilemeye başladığını fark eden bir insanın çıkış arayışı anlatılıyor.

Ve bu çıkışın bir yerinde şu var:

İnzivaya çekilmek.
Kendinle baş başa kalmak.
Yeniden düşünmek.
Yeniden öğrenmek.
Yeniden canlanmak.

Hayat, yıllar boyunca bize bunu özellikle turizm sektöründe fazlasıyla yaşattı.

Dur durak bilmeyen mesailer…

Turizmin o meşhur 7/24 yaşam biçimi

Sezonlar, misafirler, operasyonlar, telefonlar, krizler…

Bir süre sonra insan fark etmeden hayatın akışına tamamen kapılıyor.

Kendi gelişimine zaman ayıramadığı gibi, sahip olduğu bazı yeteneklerin ve merakların da zamanla körelmeye başladığını fark ediyor.

Turizm sektörü 2026 yılında, sanki ağız birliği edilmişçesine, birçok açıdan oldukça olumsuz bir dönem geçiriyor.

Bu durum, benim 35 yıllık aralıksız çalışma hayatıma da zorunlu bir ara verilmesine neden oldu.

Yaklaşık 9 aydır aktif olarak çalışmıyorum.

Başlangıçta bu zamanı biraz dinlenmeye ve hobilerime ayırmaya karar vermiştim.

Ama geriye dönüp baktığımda, aslında farkında olmadan bu dönemi bir çeşit kişisel yenilenme ve gelişim sürecine dönüştürdüğümü görüyorum.

Rahmetli eşimin ardından oluşan büyük boşluğu doldurabilmek için, 30–35 yıl önce yazdığım şarkı sözlerini ve besteleri yeniden hayata geçirmeye başladım.

Yapay zekânın da desteğiyle…

Kendime küçük bir terapi alanı oluşturdum.

Eski şarkılarımı yeniden canlandırdım.

Yeni sözler yazdım.

Yeni besteler yaptım.

Sonra yıllardır yakından takip ettiğim dijital dünyanın sunduğu imkânlara daha fazla yöneldim.

İş hayatım boyunca hep hayalini kurduğum, bana yardımcı olmasını istediğim bazı programları bu kez yapay zekâ desteğiyle kendim geliştirmeye başladım.

Daha doğrusu…

Kodlamayı bilmeden, yapay zekâya anlatarak ve yazdırarak hayata geçirmeye başladım.

Şu anda aktif olarak üç farklı proje üzerinde çalışıyorum ve yakında bunların duyurularını da yapacağım.

Dinlenmek amacıyla bestelediğim şarkılar ise beni başka bir yolculuğa çıkardı.

Google Flow ile video klipler oluşturmaya başladım.

Ve bugün bunların tamamını YouTube kanalımda yayınlamaya devam ediyorum.

Bu sabah “Atalet”i dinlemeye başlayınca şunu fark ettim:

Belki de hayatın bana zorunlu olarak verdiği bu boşluk, benim yıllardır kendime veremediğim zamanı bana geri vermişti.

Ve ben farkında olmadan bu zamanı kişisel gelişimim için kullanmaya başlamıştım.

Her zaman söylediğim bir şey var:

Niyet etmek, her zaman sonuca götürmez.

Bir şeyi istemek…

Planlamak…

Hayalini kurmak…

“Bir gün yapacağım” demek…

Bunların hiçbiri tek başına hayatı değiştirmez.

İnsan harekete geçmediği sürece, zihninde taşıdığı en güzel fikirler bile sadece bir düşünce olarak kalır.

Belki de atalet tam olarak budur.

İnsan bazen niyet ederek kendini harekete geçtiğine inandırır.

Oysa eyleme geçmediği sürece, aslında sadece kendini oyalıyordur.

Ve zaman geçer…

Fikirler bekler…

Hayaller ertelenir…

Belki de en önemli şey mükemmel zamanı beklemek değil.

Belki de sadece başlamaktır.

Benim için son 9 ayın en önemli farkındalığı bu oldu:

Hayat bazen sizi durdurur.

Ama durmak, her zaman gerilemek anlamına gelmez.

Bazen durmak…

Kendini yeniden duymaktır.

Bazen yalnız kalmak…

Kendini yeniden tanımaktır.

Ve bazen zorunlu bir ara…

Hayatınızın uzun zamandır ihtiyacınız olan yeni başlangıcı olabilir.

Bu arada kitabı dinlemeye devam ediyorum. Henüz başındayım ve bitirdiğimde düşüncelerimin nereye evrileceğini ben de merak ediyorum.

Ben sesli kitap dinlemeyi seviyorum. Ancak kitabın sayfalarına dokunmayı, kâğıt kokusunu içime çekerek okumayı sevenler için de “Atalet” kitapçılarda bulunabilir.

Bu arada, bu bir reklam çalışması değildir. 🙂

Sadece henüz ilk dakikalarında bile beni kendimle ilgili bu kadar düşünmeye sevk eden bir kitabı paylaşmak istedim.

Belki siz de şu sıralar durduğunuzu düşünüyorsunuzdur.

Belki de gerçekten durmuyorsunuzdur.

Belki sadece…

Hayatınızın bir sonraki hareketi için yeniden güç topluyorsunuzdur.

14 Ağustos 2026 Cuma

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

 



Sıcak değil de, nem çok nem...

Antalya’da yaşayanların yaz aylarında birbirine en sık söylediği cümlelerden biridir:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Antalya’ya dışarıdan gelen biri için ise durum biraz farklıdır.

Yılda bir hafta, bilemedin on günlüğüne gelir. Denizine girer, güneşlenir, tekne turuna çıkar, Kaleiçi’ni gezer, Düden Şelalesi’ne gider, belki Perge’yi, Aspendos’u, Termessos’u görür. Biraz daha zamanı varsa Phaselis’e, Olympos’a, Köprülü Kanyon’a, Saklıkent’e kadar uzanır.

Sonra da memleketine dönerken:

“Antalya gerçekten harika bir yer.”

der.

Haklıdır.

Çünkü Antalya gerçekten harika bir yerdir.

Ama işin ilginç tarafı, Antalya’da yaşayanların önemli bir bölümü bu güzelliklerin büyük kısmını turistlerden daha az görmüştür.

Çünkü biz burada yaşıyoruz.

Ve insanın yaşadığı yere karşı garip bir alışkanlığı oluyor.

Turist sabah erkenden otelden çıkıp “Bugün nereyi keşfetsek?” diye düşünürken, Antalyalı saat 10.30’da klimayı biraz daha düşürüp:

“Bugün evde takılalım, dışarısı çok nemli.”

diyebiliyor.

Özellikle temmuz ve ağustos aylarında 11.00 ile 17.00 arasında Antalya sokaklarında yerli halkın azalmasının bir sebebi de bu.

Klimalar çalışıyor.

Perdeler kapalı.

Soğuk içecekler hazır.

Ve dışarı çıkmak için gerekli olan o küçük motivasyon parçası, genellikle “yarına” erteleniyor.

Haksız mıyız?

Hayır.

Antalya sıcağı gerçekten sıcaktır.

Nem gerçekten nemdir.

Ve öğlen güneşinin altında yürümek herkes için bir keyif değildir.

Ama burada başka bir şey daha var.

İnsan, yapmak istemediği şey için gerekçe bulmakta inanılmaz başarılıdır.

“Çok sıcak.”

“Çok uzak.”

“Trafik var.”

“Hafta sonu çok kalabalık.”

“Bugün yorgunum.”

“Bir ara gideriz.”

“Daha önce görmedim ama zaten çok değişen bir şey yoktur.”

Ve o “bir ara” çoğu zaman hiç gelmez.

Oysa Antalya’da yaşayan birinin birkaç saatlik mesafede keşfedebileceği o kadar çok yer var ki…

Sabah çıkıp akşam dönebileceğiniz antik kentler, kanyonlar, şelaleler, koylar, yaylalar, yürüyüş rotaları, mağaralar, tarihi yapılar…

Üstelik bunların birçoğu her gün önümüzden geçiyor.

Ama tam da burada turizmin ilginç bir paradoksuyla karşılaşıyoruz.

Turist, sahip olmadığı zamanı değerlendirmeye çalışıyor.

Antalya’da yaşayan ise sahip olduğunu düşündüğü zamanı erteliyor.

Turist için “Bugün” önemlidir.

Çünkü yarın uçağı vardır.

Bizim için ise “Nasıl olsa buradayım” düşüncesi vardır.

Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor.

Bir şeyi sürekli yapabilecek durumda olmak, onu gerçekten yapacağımız anlamına gelmiyor.

Bu sadece Antalya için geçerli değil.

Hayatın tamamında böyle.

Bir kursa yazılmak isteriz.

“Zamanım yok.”

Spor yapmak isteriz.

“Bu hafta çok yoğunum.”

Yeni bir dil öğrenmek isteriz.

“Önce işler biraz sakinlesin.”

Bir iş kurmak isteriz.

“Şartlar biraz daha uygun olsun.”

Bir yere gitmek isteriz.

“Bir ara mutlaka gideriz.”

Bir insanı aramak isteriz.

“Yarın ararım.”

Ve bazen yıllar geçer.

Sonra dönüp baktığımızda aslında önümüzde aşılması gereken büyük bir duvar olmadığını fark ederiz.

Sadece küçük bahaneler vardır.

Çünkü bir işi gerçekten yapmak isteyen insan, çoğu zaman bir yol buluyor.

İstemeyen ise bir sebep.

Hatta bazen sebep bulmak için fazla çaba harcamamıza bile gerek kalmıyor.

Antalya’da bunun en güzel örneğini turistlerde görebiliriz.

Adam hayatında ilk kez Antalya’ya geliyor.

50 derece hissedilen sıcaklıkta otelden çıkıyor.

Çantasını alıyor.

Otobüse biniyor.

Kanyona gidiyor.

Antik kent geziyor.

Tekneye biniyor.

Şelaleye gidiyor.

Akşam yorgun argın otele dönüyor.

Ertesi gün yine aynı şey.

Çünkü onun zihninde Antalya’da geçireceği 7 gün var.

Bizim zihnimizde ise Antalya’da geçireceğimiz yıllar var.

Aradaki fark sıcaklık değil.

Zaman algısı.

Belki de hayatımızdaki birçok konuda aynı yanılgıyı yaşıyoruz.

“Daha sonra yaparım” dediğimiz her şey için aslında kendimize sınırsız bir gelecek garantisi veriyoruz.

Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri şu:

Vaktimiz var sanıyoruz.

Belki de bu yüzden bazen Antalya’nın güzelliklerini turistlere bırakıyoruz.

Onlar keşfetmeye geliyor.

Biz ise yaşamaya.

Ama yaşamakla keşfetmek aynı şey değil.

Bu yaz Antalya’da bir gün klimayı biraz daha geç açmayı deneyin.

Sabah erkenden çıkın.

Nereye gittiğiniz çok önemli değil.

Bir antik kent olabilir.

Bir şelale.

Bir koy.

Bir yayla.

Daha önce hiç gitmediğiniz bir mahalle bile olabilir.

Çünkü mesele aslında Antalya’yı gezmek değil.

Mesele, “yapmak istiyorum” dediğimiz şeylerin önüne koyduğumuz engellerin gerçekten engel mi, yoksa tercih mi olduğunu fark etmek.

Ve belki de şu cümleyi hayatımızın başka alanlarında da kullanmak gerekiyor:

Bir işi yapmak isteyene yol çok.

Yapmak istemeyene ise bahane çok.

Antalya’da buna bir de üçüncü cümleyi ekleyebiliriz:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Ama bazen mesele gerçekten nem değildir.

ATALET

  Son günlerde Mümin Sekman’ın “Atalet” isimli sesli kitabını dinlemeye başladım. Atalet… Tembellik, eylemsizlik, konfor alanından çıkamama...