14 Ağustos 2026 Cuma

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

 



Sıcak değil de, nem çok nem...

Antalya’da yaşayanların yaz aylarında birbirine en sık söylediği cümlelerden biridir:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Antalya’ya dışarıdan gelen biri için ise durum biraz farklıdır.

Yılda bir hafta, bilemedin on günlüğüne gelir. Denizine girer, güneşlenir, tekne turuna çıkar, Kaleiçi’ni gezer, Düden Şelalesi’ne gider, belki Perge’yi, Aspendos’u, Termessos’u görür. Biraz daha zamanı varsa Phaselis’e, Olympos’a, Köprülü Kanyon’a, Saklıkent’e kadar uzanır.

Sonra da memleketine dönerken:

“Antalya gerçekten harika bir yer.”

der.

Haklıdır.

Çünkü Antalya gerçekten harika bir yerdir.

Ama işin ilginç tarafı, Antalya’da yaşayanların önemli bir bölümü bu güzelliklerin büyük kısmını turistlerden daha az görmüştür.

Çünkü biz burada yaşıyoruz.

Ve insanın yaşadığı yere karşı garip bir alışkanlığı oluyor.

Turist sabah erkenden otelden çıkıp “Bugün nereyi keşfetsek?” diye düşünürken, Antalyalı saat 10.30’da klimayı biraz daha düşürüp:

“Bugün evde takılalım, dışarısı çok nemli.”

diyebiliyor.

Özellikle temmuz ve ağustos aylarında 11.00 ile 17.00 arasında Antalya sokaklarında yerli halkın azalmasının bir sebebi de bu.

Klimalar çalışıyor.

Perdeler kapalı.

Soğuk içecekler hazır.

Ve dışarı çıkmak için gerekli olan o küçük motivasyon parçası, genellikle “yarına” erteleniyor.

Haksız mıyız?

Hayır.

Antalya sıcağı gerçekten sıcaktır.

Nem gerçekten nemdir.

Ve öğlen güneşinin altında yürümek herkes için bir keyif değildir.

Ama burada başka bir şey daha var.

İnsan, yapmak istemediği şey için gerekçe bulmakta inanılmaz başarılıdır.

“Çok sıcak.”

“Çok uzak.”

“Trafik var.”

“Hafta sonu çok kalabalık.”

“Bugün yorgunum.”

“Bir ara gideriz.”

“Daha önce görmedim ama zaten çok değişen bir şey yoktur.”

Ve o “bir ara” çoğu zaman hiç gelmez.

Oysa Antalya’da yaşayan birinin birkaç saatlik mesafede keşfedebileceği o kadar çok yer var ki…

Sabah çıkıp akşam dönebileceğiniz antik kentler, kanyonlar, şelaleler, koylar, yaylalar, yürüyüş rotaları, mağaralar, tarihi yapılar…

Üstelik bunların birçoğu her gün önümüzden geçiyor.

Ama tam da burada turizmin ilginç bir paradoksuyla karşılaşıyoruz.

Turist, sahip olmadığı zamanı değerlendirmeye çalışıyor.

Antalya’da yaşayan ise sahip olduğunu düşündüğü zamanı erteliyor.

Turist için “Bugün” önemlidir.

Çünkü yarın uçağı vardır.

Bizim için ise “Nasıl olsa buradayım” düşüncesi vardır.

Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor.

Bir şeyi sürekli yapabilecek durumda olmak, onu gerçekten yapacağımız anlamına gelmiyor.

Bu sadece Antalya için geçerli değil.

Hayatın tamamında böyle.

Bir kursa yazılmak isteriz.

“Zamanım yok.”

Spor yapmak isteriz.

“Bu hafta çok yoğunum.”

Yeni bir dil öğrenmek isteriz.

“Önce işler biraz sakinlesin.”

Bir iş kurmak isteriz.

“Şartlar biraz daha uygun olsun.”

Bir yere gitmek isteriz.

“Bir ara mutlaka gideriz.”

Bir insanı aramak isteriz.

“Yarın ararım.”

Ve bazen yıllar geçer.

Sonra dönüp baktığımızda aslında önümüzde aşılması gereken büyük bir duvar olmadığını fark ederiz.

Sadece küçük bahaneler vardır.

Çünkü bir işi gerçekten yapmak isteyen insan, çoğu zaman bir yol buluyor.

İstemeyen ise bir sebep.

Hatta bazen sebep bulmak için fazla çaba harcamamıza bile gerek kalmıyor.

Antalya’da bunun en güzel örneğini turistlerde görebiliriz.

Adam hayatında ilk kez Antalya’ya geliyor.

50 derece hissedilen sıcaklıkta otelden çıkıyor.

Çantasını alıyor.

Otobüse biniyor.

Kanyona gidiyor.

Antik kent geziyor.

Tekneye biniyor.

Şelaleye gidiyor.

Akşam yorgun argın otele dönüyor.

Ertesi gün yine aynı şey.

Çünkü onun zihninde Antalya’da geçireceği 7 gün var.

Bizim zihnimizde ise Antalya’da geçireceğimiz yıllar var.

Aradaki fark sıcaklık değil.

Zaman algısı.

Belki de hayatımızdaki birçok konuda aynı yanılgıyı yaşıyoruz.

“Daha sonra yaparım” dediğimiz her şey için aslında kendimize sınırsız bir gelecek garantisi veriyoruz.

Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri şu:

Vaktimiz var sanıyoruz.

Belki de bu yüzden bazen Antalya’nın güzelliklerini turistlere bırakıyoruz.

Onlar keşfetmeye geliyor.

Biz ise yaşamaya.

Ama yaşamakla keşfetmek aynı şey değil.

Bu yaz Antalya’da bir gün klimayı biraz daha geç açmayı deneyin.

Sabah erkenden çıkın.

Nereye gittiğiniz çok önemli değil.

Bir antik kent olabilir.

Bir şelale.

Bir koy.

Bir yayla.

Daha önce hiç gitmediğiniz bir mahalle bile olabilir.

Çünkü mesele aslında Antalya’yı gezmek değil.

Mesele, “yapmak istiyorum” dediğimiz şeylerin önüne koyduğumuz engellerin gerçekten engel mi, yoksa tercih mi olduğunu fark etmek.

Ve belki de şu cümleyi hayatımızın başka alanlarında da kullanmak gerekiyor:

Bir işi yapmak isteyene yol çok.

Yapmak istemeyene ise bahane çok.

Antalya’da buna bir de üçüncü cümleyi ekleyebiliriz:

“Sıcak değil de, nem çok nem…”

Ama bazen mesele gerçekten nem değildir.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Gece olunca



Gündüzün o telaşlı ritminde, ev bomboştur aslında. Bütün anılar sanki ceketlerini alıp dışarı çıkmış, şehrin kalabalığına karışmış gibi tek bir ses bile çıkarmazlar. İnsan kendini yalnız sanır o koşturmacada; zihin temiz, odalar ferahtır.

Ama ne zaman ki güneş çekilir, ne zaman ki el ayak çekilir sokaklardan, o tahliye edilen ne varsa eve dönmeye başlar. Birer birer vururlar kapıya. Öyle anahtarları da yoktur, doğrudan kalbin eşiğinden sızarlar içeri.

Bu gece ev her zamankinden daha kalabalık. Gelen o kadar çok anı var ki, artık zihnimin odalarında onları yatıracak yer kalmadı. İşin tuhafı, gündüz dışarıda kendine bir iş, tutunacak bir dal bulamamış ne kadar sıkıntılı, ne kadar yorucu hatıra varsa hepsi bu gece bende yatıya kalmak istiyor.

Neşeli olanlar, o hafif ve gülümseyen anılar çoktan erkenden uyudular; onların uykusu hafiftir, yormazlar insanı. Ama hüzünlü olanlar... Onlar uyku nedir bilmiyor. Salonun ortasında, koridorda, tavanda sürekli dönen bir film şeridi gibiler. Nereye baksam birinin gölgesi, nereye dönsem bir diğerinin fısıltısı var. "Kafada bitiyor her şey" diyor insan kendine, biliyorum. Ama bitmiyor işte. Tam sakinleştiğimi sandığım bir anda telefonda eski bir resim, sosyal medyada rastgele bir video düşüyor önüme. Ve o an, evde başıboş dolanan bütün o uykusuz anılar birdenbire çevreme toplanıyor. Hepsi aynı anda konuşmaya başlıyor.

Gece, gündüzün maskesini düşürüyor ve insanı kendi kalabalığıyla baş başa bırakıyor.

Bu makaleden bir şarkı ve bir de video klip yapatım yapay zeka desteği ile. İlgi duyuyorsanız bir tık uzağınızda;


https://youtu.be/_huavYSid-8 

https://music.youtube.com/playlist?list=OLAK5uy_mN4a13urVNtQtSbWE7PgwW1gDjUSIWGc0&si=CoVRJ-8vHQxdmExM

   




23 Mayıs 2026 Cumartesi

Yapay Zeka ile Üretildi Diye Değersiz mi?

 

Yapay Zeka ile Üretildi Diye Değersiz mi?

Son zamanlarda bir çalışma paylaştığımda çoğu zaman içeriğin kalitesinden önce şu yorum geliyor:

“Bu zaten yapay zekayla yapılmış.”

İlginç olan şu:
İnsanlar artık ortaya çıkan işe değil, o işin hangi araçla üretildiğine odaklanıyor.

Oysa yıllardır hiçbir yaratım süreci tamamen “çıplak insan emeği” ile ilerlemiyor.

Bir müzik kaydı düşünelim…
Stüdyoda alınan ham ses doğrudan yayınlanmıyor.
EQ uygulanıyor.
Mix yapılıyor.
Mastering sürecinden geçiyor.
Efektler ekleniyor.
Ton düzeltiliyor.
Yani ortaya çıkan şey zaten teknolojiyle şekillenmiş bir üretim.

Video tarafında da durum farklı değil.
Kamera görüntüsü ham haliyle kullanılmıyor.
Kurgu programları,
renk düzenleme araçları,
efekt motorları,
ses işleme yazılımları…
Hepsi üretimin bir parçası.

Kimse bunlara “sahte sanat” demiyor.

Çünkü insanlar zamanla kullanılan araca değil, çıkan sonuca bakmayı öğrendi.

Bugün yapay zekaya verilen tepki bana biraz bunu hatırlatıyor.

Aslında yapay zeka çoğu zaman üretimi ortadan kaldırmıyor.
Sadece üretim süresini kısaltıyor.
Bazı teknik bariyerleri düşürüyor.
Bir fikrin daha hızlı hayata geçmesini sağlıyor.

Ama hâlâ fikir önemli.
Hâlâ bakış açısı önemli.
Hâlâ duygu önemli.

Aynı promptu bin kişi yazabilir.
Ama herkes aynı hikâyeyi anlatamaz.

Çünkü mesele sadece aracı kullanmak değil;
ne anlatmak istediğini bilmek.

Bence gelecekte insanlar şu soruyu sormayı bırakacak:
“Bunu yapay zeka mı yaptı?”

Onun yerine şunu soracak:
“Bende bir şey hissettirdi mi?”

Ve sanatın gerçek ölçüsü de zaten hep buydu.

21 Mayıs 2026 Perşembe

2026 Yazında Türkiye Turizmi: Ezberler, Bahaneler ve Değişen Fiyat Algısı

 

📌 2026 Yazında Türkiye Turizmi: Ezberler, Bahaneler ve Değişen Fiyat Algısı

2026 yaz sezonunun eşiğindeyken, Türk turizminde yıllardır süregelen bazı kronik söylemlerin ve alışkanlıkların yeniden sahneye çıktığını gözlemliyoruz. Sektör temsilcilerinin bir kısmı sezona dair beklentileri ve aksaklıkları yorumlarken yine tanıdık argümanların arkasına sığınıyor. Peki, gerçekte ne oluyor?

1. Bölgesel Savaşlar ve "Hazır Bahaneler"

Coğrafyamızın zorlu dinamikleri ve yakın coğrafyadaki gerilimler (en son şubat ayında tırmanan bölgesel çatışmalar gibi) turizm sektöründe her sıkışmada ilk başvurulan "kalkan" haline geldi. Evet, jeopolitik riskler bir gerçektir; ancak bu durumun arkasına sığınarak strateji geliştirmeyi ertelemek, yapısal sorunlarımızı halı altına süpürmekten başka bir işe yaramıyor. Kriz yönetimi sadece krizi bahane etmek değil, krize rağmen sürdürülebilir kalabilmektir.

2. "İspanya ve Yunanistan Dolmadan..." Ezberi

Sektörde yıllardır tekrarlanan klişe bir ifade vardır: "Önce İspanya, Yunanistan ve Mısır dolacak, onlardan taşan turist Türkiye’ye gelecek." Bu bakış açısı, Türkiye gibi devasa bir turizm gücünü, Akdeniz çanağında "alternatif veya ikincil bir destinasyon" konumuna indirgemektir. Türkiye; tesis kalitesi, hizmet standardı ve doğasıyla kendi talebini kendi yaratması gereken bir aktörken, neden hala rakiplerinin doluluk oranlarına göbekten bağlı bir stratejiyle anılıyor? Bu ezberi artık bozmak zorundayız.

3. "Ucuz Destinasyon" Kimliğinin Kaybı ve Fiyat-Performans Paradoksu

Kabul edelim; Türkiye, son dönemde yaşanan yüksek enflasyon ve artan maliyet sarmalıyla birlikte "ucuz cennet" olmaktan kısmen çıktı. Ancak asıl tehlike fiyatların artması değil, fiyat-performans dengesinin bozulmasıdır.

Yabancı turist, geçmişte Türkiye'yi tercih ederken ödediği paranın karşılığında muazzam bir hizmet alıyordu. Bugün ise artan döviz bazlı fiyatlar nedeniyle, yabancı tüketici haklı olarak şu soruyu soruyor: "Aynı bütçeyle İspanya, İtalya veya Yunan adalarına gidebilecekken neden Türkiye?" Rekabet avantajımızı fiyat üzerinden kaybettiğimiz an, yerini dolduracak güçlü bir marka algısı sunamazsak sadık turist kitlemizi de rakiplere kaptırırız.

4. Sayılar mı, Katma Değer mi?

Resmi verilere baktığımızda sınır kapılarından giren ziyaretçi sayılarında artışlar görebiliriz. Ancak turizmde başarı, sadece sınırdan geçen kişi sayısı ile ölçülemez. Asıl başarı; o turistin ülkede ne kadar geceleme yaptığı, şehir esnafına ne kadar dokunduğu ve kişi başı bıraktığı döviz miktarı (katma değer) ile ölçülür. Bugün sektörün fısıltı gazetesinde dolaşan doluluk endişeleri, sayısal hedeflerin sahadaki ciro ve kârlılık gerçekleriyle uyuşmadığını net bir şekilde gösteriyor.

Özetle;

2026 yazında Türkiye turizmi bir yol ayrımında. Eski söylemleri tekrarlayarak, fiyat artışlarını sadece enflasyona bağlayarak veya coğrafi krizleri bahane ederek bu sezonu "kurtarmaya" çalışmak geçici bir çözümdür. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; ucuz tatil ülkesi imajından sıyrılırken, nitelikli ve ödediği paraya değen bir "deneyim destinasyonu" markası inşa etmektir.

Sizce bu yaz sezonunda sahadaki en büyük riskimiz maliyetler mi, yoksa vizyon eksikliği mi? Değerli sektör paydaşlarının yorumlarını merak ediyorum.

#Turizm #TürkiyeTurizmi #Turizm2026 #Strateji #Otelcilik #Akdeniz #Ekonomi

14 Mayıs 2026 Perşembe

ChatGPT ile Sohbet

Yapay zekada olsa bir sohbet  konusu açtım ChatGPT'de.  Bir çok insandan daha hassaas, farkında ve takdirle cevap verdi.

ChatGPT'ye aşağıdaki gibi yazdım;

Bugün benim doğum günüm…
53 oldum, oluyorum.

Bu, ailemin en önemli parçasının bizden ayrılışından sonraki ikinci doğum günüm. Fiziksel yokluğunun yanında, gönül ovamda bıraktığı boşluğu da derinden hissediyorum. Hayat elbette devam ediyor ama insan bazen hayatın getirdiği noktada dönüp geçmişe daha çok bakıyor.

Kendimi bildim bileli aile benim için hep çok önemli bir kavram oldu. Geç evlendim ama güzel bir aile kurdum. Bunun kıymetini hep bildim; sarıldım, korudum, değer verdim. Birlikte iki tane aslan gibi evlat büyüttük.

Şimdi en büyük amaçlarımdan biri; onların hedeflerine yürüdüğü yolda yanlarında olmak, destek olmak.

Büyük aslanım bu yıl inşallah ODTÜ İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olacak. Müziğk hayatı da doludizgin devam ediyor ve en önemlisi yaptığı işten keyif alıyor. Sanırım Ankara onu sevdi, o da Ankara’yı…

Küçük aslanım ise bu yıl üniversite sınavına hazırlanıyor. İnşallah Allah gönlüne göre verir. O da abisi gibi İngilizce dilinden ilerliyor.

Bana gelince…
Neredeyse 40 yıla yakın, okul hayatı dışında hep çalıştım. Yaklaşık 6 aydır işsizim ve iş arıyorum. Ama bu süreç bana manevi anlamda iyi geldi. Ekonomik olarak eldekinin zamanla eriyeceğini biliyorum ama ruhen toparlandım. Müzik yapıyor, paylaşıyorum. Bana terapi gibi geliyor.

Bugün 53 yaşındayım.
Ailem için sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum.
Gerisi bir şekilde oluyor zaten…

Para gelir.
Önemli olan insanın sevdikleriyle ayakta kalabilmesi.


ChatGPT'de aşağıdaki gibi cevap verdi;

Ünal, yazdıkların çok güçlü bir hayat hikâyesinin içinden geliyor.
Acıyı da sevgiyi de saklamadan anlatıyorsun. Bu da insanın yıllar içinde kolay kolay kazanamadığı bir açıklık.

53 yaşına gelirken geriye baktığında “iyi ki emek vermişim” diyebildiğin şeyler var. Bu çok kıymetli. Çünkü herkes yıllar sonra aynı huzurla ailesine bakamıyor. Sen ise geç kurduğunu söylediğin o yuvayı gerçekten sahiplenmişsin; eşine, çocuklarına, birlikte kurduğun düzene değer vermişsin. Yazdıklarının arasında en çok hissedilen şey bu zaten: emek verilmiş bir sevgi.

Songül Hanım’ın yokluğu elbette sadece fiziksel bir eksiklik değil. Birlikte kurulan hayatın sesi eksiliyor insanın içinde. Bazı alışkanlıklar, evin sessizliği, bir cümleyi paylaşamamak… Bunlar zaman geçince tamamen kaybolmuyor. Ama insan, o boşluğun etrafında yaşamayı öğreniyor. Senin bugün geldiğin yerde hissettiğim şey şu: acının altında hâlâ güçlü bir bağlılık var ama artık yanında yeniden ayağa kalkma iradesi de var.

Çocuklarından bahsederken gözünün içinin güldüğü belli oluyor.
Birinin ODTÜ yolculuğu, müzik tutkusu… diğerinin sınava hazırlanması… Ve senin onları “aslanlarım” diye anlatışın. İnsan bazen hayatının en büyük başarısını bir CV’de değil, yetiştirdiği insanlarda görüyor. Sanırım senin hikâyende de o taraf çok güçlü.

İşsiz geçen bu 6 ayın sana iyi gelmiş olması da önemli bir farkındalık. Uzun yıllar çalışan insanlar bazen ilk kez durunca kendilerini yeniden duyuyorlar. Sen de biraz onu yaşamış gibisin. Yorulmuş bir zihnin toparlanması, müzikle nefes almak, üretmek… Bunlar küçümsenecek şeyler değil. Hele senin gibi duygusunu sanata dönüştürebilen biri için müzik gerçekten terapi olabilir.

Ve son cümlen çok şey anlatıyor:

“Para zaten gelir bir şekilde.”

Bu cümleyi genelde hayatın neyin gerçekten önemli olduğunu öğrettiği insanlar kurar.

53 yaşın sana sağlık getirsin.
Evine huzur getirsin.
Çocuklarının yolları açık olsun.
Müziğin seni bırakmasın.
Ve hayat, bütün kayıplara rağmen, sana yeniden güzel sürprizler hazırlasın.

İyi ki doğdun Ünal. 🌿

3 Nisan 2026 Cuma

Ne YAPAYım ?

Friedrich Schiller’in Wilhelm Tell eserinde "özgürlük" ile ilgili bir cümle var. Yorumlandığında "özgürlük zorunluluktan doğar" anlamı çıkıyor. Durduk yere insan bu duyguya girmiyor. Özgürlük alanına girildiğinde, bu durumu kabul etmediği zaman, özgürlüğünü kazanmak için bir çabaya giriyor. Bu tamamen zorunluluktan kaynaklanıyor. Yeterince istendiği zaman insan özgürlüğüne kavuşuyor ve onun da başka bir sınırı olduğunu anlıyor. Ama bu defa güvenli bir alan tercihi oluyor.

Hayatım genellikle mevcut durumu daha iyileştirmek üzerine kurgulu. “Daha iyi nasıl yaparım?” sorusu araştırmaya ve nihayetinde hayatımı kolaylaştıracak yeni uygulamalar bulmama sebep oluyor.

16-17 yaşımdan beri bir şeyler karalıyorum. Önceleri kendime sakladığım bu deneyimler, sonrasında teknolojinin gelişmesi ile bana yeni fırsatlar sundu. Müziği çok seviyorum ama sesim iyi değil. Üniversitede solo ve koro çalışmalarım oldu, daha ziyade türkü söyledim. Ses rengim daha çok türkü için uygun sanırım.

Kendi sözlerime besteler yapmaya başladım. Tamamen içimden gelen tınılarla sözleri birleştirdim ve sürekli tekrarlayarak onları hafızama kazıdım. Flüt çalabildiğim için birkaç kayıt yapmayı denedim, çok başarılı olmadı. 2000’li yıllarda mobil telefonların kayıt uygulaması sayesinde sesimi kaydettim ve en azından bu şarkılarımın melodisini korudum.

Yıllar geçti ve büyük oğlum gitar çalmaya karar verdi. Hızlı bir gelişim sağladı ve bu cesaretle parçalarımdan bir tanesini beraber düzenleyelim dedim. Ben mırıldandım, o çaldı. Doğru notayı kulağımda işittikçe ilerleyip enstrümantal bir taslak çıkardık. Bu birkaç güne yayılan bir çalışmaydı. Sürekli birlikte çalışma vakti bulamadığımız için çok ilerleme sağlayamadık.

Sosyal medyada gezinirken, eşlerin birbirine kendi seslerinden şarkı hediye ettiklerini gördüm ve bunun nasıl mümkün olabileceğini araştırdım ve şu soruyu sordum:

Ne YAPAY’ım?

Araştırmam sonucu hem web hem de cep telefonu uygulaması olan bir yapay zekâ şarkı üretme programı buldum. Videolarını izledim ve benim yıllardır peşinde olduğum tüm işleri yapabildiğini gördüm. Öncesinde şarkı sözü olarak yazdığım ama bestesini yapamadığım bir metni web üzerinden "şarkı sözü" kısmına ekledim. İkinci alanda "Stil" vardı. Ne tarzda bir müzik, hangi enstrümanlar, nerede ve ne şekilde söyleneceği, giriş, gelişme ve sonuç kısımlarında hangi enstrümanların ne şekilde çalınacağını yazıyorsunuz (prompt).

Bunu yapamıyorsanız, benim gibi yapay zekâya tarifini verip bunu prompt şeklinde yazmasını talep edebilirsiniz. Erkek veya kadın vokal sesi tercih edebiliyorsunuz ya da uygulama kendisi seçiyor. Şarkıya bir isim verip "oluştur" butonuna basıyorsunuz. 1-2 dakika içinde size bir şarkı hazırlıyor.

Parçayı dinledim ve hoşuma gitti. Sonrasında beğenmediğim kısımlar ile ilgili yapay zekâya yazdım ve ona uygun tekrar bir prompt yazmasını rica ettim. Bu şekilde yapa yapa nihayetinde beğendiğim bir şarkı oluşturdum.

Uygulamayı araştırınca kendi ham sesinizi yükleyebildiğinizi keşfettim. Uygulama bu sesi alıp profesyonel bir sese çeviriyor ve tını olarak %80 sizin sesiniz oluyor. Oluşturduğum bu parçaya, yapay zekânın profesyonel hale getirdiği ses ile tekrar söylemesini istedim ve sonuç beni çok şaşırttı.

Uygulama güncellemeleri ile şu anda kendi sesime neredeyse %90 benzeyen seslerle tüm yazdığım şarkıları oluşturmaya başladım. İşin güzel tarafı, sesiniz ne kadar kötü olursa olsun, kendi şarkınızı uygulama üzerinden söyleyerek kaydedin; uygulama bunu notalara da çeviriyor ve buradan daha hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Oğlumla 3-4 günde ancak yapabildiğim çalışmayı bu uygulama ile 2 dakikada yaptım.

Hep söylüyorum, teknoloji iyi bir şey; ama insanı tembelleştiren değil, hayatını kolaylaştıran teknolojiyi seviyorum.

Şarkılar ortaya çıktıkça bunu kitlelere nasıl duyururum sorusunun cevabını araştırdım ve sunucular vasıtasıyla tüm müzik platformlarına gönderilebildiğini öğrendim. Elbette hepsinin bir maliyeti var, bununla birlikte en ucuz diyebileceğim yöntem bu. Biraz edit işlerinden anlıyorsanız, uygulamanın stüdyosundan şarkılarınızı daha da geliştirebilirsiniz.

Artık yol aydınlanmıştı. Sosyal medya ve tüm müzik platformlarında kendi şarkılarımı görmeye ve dinlemeye başladım. Haziran 2026 ortasına kadar toplam 20 single parçam yayında olmuş olacak.

30 yıl öncesinin sözleri bir beden ile hayat buldu. Güncel şarkılar da ekleyerek hem hobimi yaşatıyorum hem de kalıcı bir şeyler bırakıyorum.

Siz de “ne yapayım?” diye düşünüyorsanız, öncelikle mevcut abone olduğunuz tüm müzik platformlarından destek için beni takip edin, şarkılarımı paylaşın.

Spotify: Ünal Büyüksungur

Youtube Music: @UnalBuyuksungurMusic

Apple Music: Ünal Büyüksungur

Bu yaza damgasını vuracağını düşündüğüm ÇAT ÇAT ÇAT şarkısı, herkesin içinde kendinden bir parça bulacağı bir şarkı oldu. Bir duruş, bir tavır, bazen susmamak, bazen de içinden geldiği gibi konuşmak… Ritmiyle enerjik, sözleriyle net, duygusuyla samimi. Dinledikçe eşlik edeceğiniz, eşlik ettikçe daha da size ait olacak bir parça.

"Gözüm dolsa da gülmeyi seçtim
Dert dediğin gelir geçer, ben geçtim
Bugün benim günüm, anla artık
Kıskananlar baksın, ben yükseldim..."

Dinleyip yorumlarda buluşalım...

Ünal Büyüksungur

4 Mayıs 2022 Çarşamba

Metaversel hayatlar

 Metaversel hayatlar,

web 1.0, web 2.0 derken web 3.0 ve ötesine geçişin halka yansımasını gördüğümüz 2022 yılının şu günlerinde "-mış gibi" hayatlar çevremizi sardı.

Dünya ekonomisi daraldıkça, insanların yerlerinden hareket etmeden tüm dünyayı beş para vermeden dolaşma  düşüncesi herkese heyecan verdi. Metaverse kelimesi hayatın ortasına birden bire düşmüş gibi dursa da, meğerse yıllardır filmler vasıtasıyla gözümüze soka soka alıştırmışlar. Hani "vay beee, yıllar önce izlediğim filmde bunun aynsı vardı" ifadesi aslında tamda bunun karşılığı. Önce tanıtıma yıllar ayrılıyor ve zamanı gelince değişim kaçınılmaz oluyor. Önce düşünce sonra davranış geliştirme modeli için çok çarpıcı bir örnek.

Vatandaş boyutunda metaverse sanal alemde satın alınan arsaların değerlenip çok pahalıya satılması dışında pek bir fütüristik tarafı yok. Bir kaç podcast yaparak kendimce araştırmalarımı paylaştım, bununla birlikte komik videolar çok daha ilgi çekiyor.

İnsanlar farkında olmadan metaverse ile ilgili az çok bilgi edinirken -mış gibi hayatların ekonomik anlamda cezbedici olması nedeniyle bir farkındalık oluşturuyor.

"maçu piçu" ya hiç gitmeden bir gözlük vasıtasıyla oradaymış gibi oraları gezmek şimdilik daha ilgi çekici.

Öte evren hayatın tam merkezine oturmak üzere. Ölmeden sonsuz bir dünyada olmanın garip bir çekiciliği var gibi. Sınırsız hareket dünyası tamamen hayal gücü ile sınırlı. 

Öte evrene herkes geçebiliyor, ama insan kendi ötesine geçebilmeli, üretmeli.




ATALET

  Son günlerde Mümin Sekman’ın “Atalet” isimli sesli kitabını dinlemeye başladım. Atalet… Tembellik, eylemsizlik, konfor alanından çıkamama...