Sıcak değil de, nem çok nem...
Antalya’da yaşayanların yaz aylarında birbirine en sık söylediği cümlelerden biridir:
“Sıcak değil de, nem çok nem…”
Antalya’ya dışarıdan gelen biri için ise durum biraz farklıdır.
Yılda bir hafta, bilemedin on günlüğüne gelir. Denizine girer, güneşlenir, tekne turuna çıkar, Kaleiçi’ni gezer, Düden Şelalesi’ne gider, belki Perge’yi, Aspendos’u, Termessos’u görür. Biraz daha zamanı varsa Phaselis’e, Olympos’a, Köprülü Kanyon’a, Saklıkent’e kadar uzanır.
Sonra da memleketine dönerken:
“Antalya gerçekten harika bir yer.”
der.
Haklıdır.
Çünkü Antalya gerçekten harika bir yerdir.
Ama işin ilginç tarafı, Antalya’da yaşayanların önemli bir bölümü bu güzelliklerin büyük kısmını turistlerden daha az görmüştür.
Çünkü biz burada yaşıyoruz.
Ve insanın yaşadığı yere karşı garip bir alışkanlığı oluyor.
Turist sabah erkenden otelden çıkıp “Bugün nereyi keşfetsek?” diye düşünürken, Antalyalı saat 10.30’da klimayı biraz daha düşürüp:
“Bugün evde takılalım, dışarısı çok nemli.”
diyebiliyor.
Özellikle temmuz ve ağustos aylarında 11.00 ile 17.00 arasında Antalya sokaklarında yerli halkın azalmasının bir sebebi de bu.
Klimalar çalışıyor.
Perdeler kapalı.
Soğuk içecekler hazır.
Ve dışarı çıkmak için gerekli olan o küçük motivasyon parçası, genellikle “yarına” erteleniyor.
Haksız mıyız?
Hayır.
Antalya sıcağı gerçekten sıcaktır.
Nem gerçekten nemdir.
Ve öğlen güneşinin altında yürümek herkes için bir keyif değildir.
Ama burada başka bir şey daha var.
İnsan, yapmak istemediği şey için gerekçe bulmakta inanılmaz başarılıdır.
“Çok sıcak.”
“Çok uzak.”
“Trafik var.”
“Hafta sonu çok kalabalık.”
“Bugün yorgunum.”
“Bir ara gideriz.”
“Daha önce görmedim ama zaten çok değişen bir şey yoktur.”
Ve o “bir ara” çoğu zaman hiç gelmez.
Oysa Antalya’da yaşayan birinin birkaç saatlik mesafede keşfedebileceği o kadar çok yer var ki…
Sabah çıkıp akşam dönebileceğiniz antik kentler, kanyonlar, şelaleler, koylar, yaylalar, yürüyüş rotaları, mağaralar, tarihi yapılar…
Üstelik bunların birçoğu her gün önümüzden geçiyor.
Ama tam da burada turizmin ilginç bir paradoksuyla karşılaşıyoruz.
Turist, sahip olmadığı zamanı değerlendirmeye çalışıyor.
Antalya’da yaşayan ise sahip olduğunu düşündüğü zamanı erteliyor.
Turist için “Bugün” önemlidir.
Çünkü yarın uçağı vardır.
Bizim için ise “Nasıl olsa buradayım” düşüncesi vardır.
Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor.
Bir şeyi sürekli yapabilecek durumda olmak, onu gerçekten yapacağımız anlamına gelmiyor.
Bu sadece Antalya için geçerli değil.
Hayatın tamamında böyle.
Bir kursa yazılmak isteriz.
“Zamanım yok.”
Spor yapmak isteriz.
“Bu hafta çok yoğunum.”
Yeni bir dil öğrenmek isteriz.
“Önce işler biraz sakinlesin.”
Bir iş kurmak isteriz.
“Şartlar biraz daha uygun olsun.”
Bir yere gitmek isteriz.
“Bir ara mutlaka gideriz.”
Bir insanı aramak isteriz.
“Yarın ararım.”
Ve bazen yıllar geçer.
Sonra dönüp baktığımızda aslında önümüzde aşılması gereken büyük bir duvar olmadığını fark ederiz.
Sadece küçük bahaneler vardır.
Çünkü bir işi gerçekten yapmak isteyen insan, çoğu zaman bir yol buluyor.
İstemeyen ise bir sebep.
Hatta bazen sebep bulmak için fazla çaba harcamamıza bile gerek kalmıyor.
Antalya’da bunun en güzel örneğini turistlerde görebiliriz.
Adam hayatında ilk kez Antalya’ya geliyor.
50 derece hissedilen sıcaklıkta otelden çıkıyor.
Çantasını alıyor.
Otobüse biniyor.
Kanyona gidiyor.
Antik kent geziyor.
Tekneye biniyor.
Şelaleye gidiyor.
Akşam yorgun argın otele dönüyor.
Ertesi gün yine aynı şey.
Çünkü onun zihninde Antalya’da geçireceği 7 gün var.
Bizim zihnimizde ise Antalya’da geçireceğimiz yıllar var.
Aradaki fark sıcaklık değil.
Zaman algısı.
Belki de hayatımızdaki birçok konuda aynı yanılgıyı yaşıyoruz.
“Daha sonra yaparım” dediğimiz her şey için aslında kendimize sınırsız bir gelecek garantisi veriyoruz.
Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri şu:
Vaktimiz var sanıyoruz.
Belki de bu yüzden bazen Antalya’nın güzelliklerini turistlere bırakıyoruz.
Onlar keşfetmeye geliyor.
Biz ise yaşamaya.
Ama yaşamakla keşfetmek aynı şey değil.
Bu yaz Antalya’da bir gün klimayı biraz daha geç açmayı deneyin.
Sabah erkenden çıkın.
Nereye gittiğiniz çok önemli değil.
Bir antik kent olabilir.
Bir şelale.
Bir koy.
Bir yayla.
Daha önce hiç gitmediğiniz bir mahalle bile olabilir.
Çünkü mesele aslında Antalya’yı gezmek değil.
Mesele, “yapmak istiyorum” dediğimiz şeylerin önüne koyduğumuz engellerin gerçekten engel mi, yoksa tercih mi olduğunu fark etmek.
Ve belki de şu cümleyi hayatımızın başka alanlarında da kullanmak gerekiyor:
Bir işi yapmak isteyene yol çok.
Yapmak istemeyene ise bahane çok.
Antalya’da buna bir de üçüncü cümleyi ekleyebiliriz:
“Sıcak değil de, nem çok nem…”
Ama bazen mesele gerçekten nem değildir.


